Europe

Avrupa Krizi – George Friedman

0000000673723-1

Gölge CIA olarak bilinen George Friedman tarafından kaleme alınan Avrupa Krizi (Emerging Crisis in Europe) Avrupa’nın yarınına dününden gelerek bakıyor. Günümüz Avrupa’sını oluşturan dinamikleri tarihindeki siyasi ve sosyolojik olaylar bağlamında değerlendiriyor.

Geçmiş geride mi kaldı yoksa tarihin derinliklerindeki husumetler ve anlaşmazlıklar Avrupa’ya tekrar geri mi geliyor? Bu sorunun yanıtını arayan yazarın (Amerikan siyasi düşüncesini şekillendiren bir kişi olması sebebiyle) fikirleri oldukça ehemmiyetli.

Kitaptan bazı notlar:

Avrupa’nın evrimi

Avrupa kültürü 3 aşamalı evrimden geçmiş ve bu aşamalar;

  1. Avrupa yayılmacılığı KOLOMB ile temsil edilebilir,
  2. Avrupa aydınlanması ve bilimdeki ilerleme KOPERNIK ile temsil edilebilir,
  3. Avrupa dini zihniyetinin değişimi MARTIN LUTHER ile temsil edilebilir.

 

Avrupa kültürünün yaşadığı üç sarsıntı yani Kolomb, Kopernik ve Luther sonunda Avrupa düzenini yıktı. Avrupa’yı, sonra da insanlığı özgürleştirdi ve tek bir küresel kültür yarattı. En büyük değişim insanın evrenin merkezine yerleştirilmesiydi. Aklı hayatın merkezine koyarak bir fantezi de yaratmış oldu. İnsanlar merkezde olabilirdi ama yalnız olamazdı. Sonuçta bireyin zaferi toplumun ihtiyacıyla çelişti. Toplumun yeniden icat edilmesi ve insanın da ona katılmaya ikna edilmesi gerekiyordu. Avrupalı insan o kadar doğaya aykırı ve parçalanmış bir hale gelmişti ki ahlaki pusulası kırılmıştı. …Ve böylece çok güzel ve baştan çıkarıcı olan icat edilmiş milliyetçilikler yalnız bireyin yerini aldı.

.. Avrupa artık dünyanın tepesindeydi. 1913’te bu durumun değişebileceği kimsenin aklına gelmezdi ama değişti. Değişmeliydi. Çok fazla ülke doğmuştu. Hepsi de güzel olanı tanıyor ve bunu ahlaki davranışla karıştırıyordu. Dehşetin yolu açılmıştı.

Avrupa zihniyetini parçalayan bu üç olay Birinci İkinci Dünya savaşının patlak vermesiyle ilk zirvesini yaptı.

 

Uzun 31 Yıl (1913-1944)

Ağustos 1914’te Avrupa birdenbire mezbahaya dönüştü.1945’e gelindiğinde 100 milyon ölü, sayısız yaralı vardı ve bütün kıta savaşın yarattığı çöküşü yaşıyordu. Yıkımın boyutu da hızı da benzersizdi. Kendini insan ruhunun en yüksek mertebesine ulaşmış yer olarak gören, Aydınlanma’nın merkezi Avrupa’da böyle bir şeyin yaşanması beklenmiyordu.

Peki neden böyle oldu?

Tüm büyük trajedilerde olduğu gibi Avrupa’nın büyüklüğünden sorumlu olan erdemler, tam olarak onu yıkanlardı. Aydınlanma’nın övdüğü bağımsız ülke ilkesi ve ulusal özerklik hakkı,yabancıya karşı bir öfkeye dönüştü. .. Dünya’yı dönüştüren teknolojiler daha önce hayal bile edilemeyen öldürme sistemleri yaratmış oldu.

Karşılıklı bağımlılık güven ya da savaş yaratır

İki ülke ekonomik çıkarlar paylaştığında, her zaman birinin, diğerinin konumundan yararlanacağı ya da başka birisiyle çalışmak için mevcut ilişkiden çekileceği ya da anlaşmalara uymayacağı endişesi vardır.

Tarih tekerrürden ibarettir belkide burada tam yerini buluyor. 2017 itibariyle Avrupa Birliği içerisinde yaşanan (Brexit, göçmen dalgası, Yunanistan finansal krizi ve bazı Avrupa ülkelerinde iş başına gelen milliyetçi hükümetler) krizler Avrupa Birliği’nin tümden dağılmasını tetikleyen unsurlar olarak görülüyor.

Özellikle Almanya’nın liderliğindeki Avrupa’nın ekonomik olarak merkez dışında kalan Yunanistan, Portekiz vb. gibi ikincil ülkelere karşı siyasi söylemleri Avrupa’da işlerin aslında feodal zamanlardan çok da farklı olmadığını tekrar hatırlatıyor. Karşılıklı bağımlılık azaldıkça güven azalıyor.

 

II. Dünya Savaşı ve Almanya üzerine

Şimşeğin gök gürültüsünden önce gelmesi gibi, düşünce de eylemden önce gelir. Alman gök gürültüsü gerçek Alman özelliğidir. Çok çevik değildir, biraz yavaş ama gümbürdeyerek ilerler. Daha önce dünya tarihinde hiç duyulmamış bir gümbürtü duyduğunuzda o zaman bilin ki bir Alman yıldırımı düşmüştür.

Katedraller ve düşünürlerle dolu olan bir ülkeden çıkan Hitler Avrupa’ya tarihinin en kanlı ve utanılası günlerini yaşatıyordu.

Avrupa için asıl soru, uygar Almanların nasıl böyle bir canavarlığa kalkıştığıydı. Yanıt, Avrupa’nın büyüklüğünün, imparatorluğunun ve aydınlanmasının, canavarlığı mantıksal bir sonuç haline getirmiş olmasıdır.

İnsan ürünü olan ideolojilerin ne kadar dehşetli ve yıkıcı boyutlara ulaşabileceğinin bir temsilidir aslında Avrupa’daki savaşlar.

 

Amerikan Eli

II. Dünya savaşının sona ermesi Amerikan yardımıyla olmuştur. Savaştan tükenen Avrupa soluğu ABD ile stratejik anlaşma yaparak ancak bulabilmiştir.

Batı Avrupa’nın ekonomik durumu ABD için artık bir iyilik meselesi değil ulusal güvenlik meselesiydi. Ekonomik açıdan kırılgan bir Avrupa, toplumsal çalkantılara sahne olurdu ve komünist partilerin gücü karşısında savunmasız kalırdı. Batı aynı zamanda kapitalizmin komünizmden daha verimli olduğunu ve yurttaşlarına daha iyi bir yaşam sağladığını göstermek istiyordu.

Marshall Planı olarak bilinen ekonomik yardımlar ile ABD ve özellikle Almanya arasında ekonomik bir bağ oluşturuldu. Amerika bu şekilde kendine hazır ihraç pazarı üretmiş oldu.

Sovyet tehdidine karşı ittifak: AB ve NATO

Muhtemel bir Sovyet istilasına karşı kendini güvenceye almak isteyen Batı Avrupalı ülkeler askeri ve ekonomik bir birlik içerisinde (istemeyerek de olsalar ) olmak zorundaydılar. Avrupa Birliği ve NATO’nun temelleri bu tehdide karşı bir hamle olarak atılmıştır.

Birlik, Avrupa tarihinde yeni bir olguydu.

Geçmişin milliyetçi çıkarlarını, milliyetçiliği ve Avrupacılığı dengeleyen yeni bir çerçevede birleştiriyor, ulusal çıkar ilkesini terk etmeden bütünleşmeyi yürüten bütün güçlere sesleniyordu…

Avrupa’nın ortak kaderi artık barış ve refah olmalıydı. Böylece ulasal kimlik ve milliyetçilik gibi zor sorular ortaya çıkmayacaktı.

Ukrayna ve Gürcistan Krizleri

Önce Gürcistan ardından da Ukrayna’da yaşanan (ve halen devam eden) krizler aslında Avrupa ve Rusya arasında tarihten gelen güvensizliğin 2000’li yıllar versiyonuydu. Rusya iki kere dağılmış, ağır siyasi ve ekonomik badireler atlatmıştı ancak emperyalist fikirlerine geri dönüyordu. Avrupa ise aslında Rusya uydusu olan bu ülkelere ekonomik nüfuz etmeye çalışıyordu. Rusya bölgenin lideri olduğunu ispatlarcasına Gürcistan’ı amansız bombaladı ve Kırım’ı kaşla göz arasında ilhak etti.

2008 Ekonomik kriziyle de Almanya-Fransa-İngiltere ve diğerleri gibi (merkez-ikincil ülkeler) ayrışması bu kezde iktisadi olarak belirginleşen Avrupa oldukça yorgun düştü.

Sıcak Bölgeler

Avrupa’da siyasi kriz derinleştikçe kıtanın bazı bölgeleri (jeopolitik ve sosyolojik gerçekleri göz önüne alındığında) patlamaya hazır alanlar halini alıyor. Bu sıcak bölgelerden bazıları Balkanlar, Fransa/İngiltere/Almanya hattı, Rusya-Litvanya/Estonya/Letonya sınırı olarak öne çıkıyor.

Tekrar Almanya

Jeopolitik konumları (Rusya , İngiltere ve Fransa) arasında sıkışmış olmaları Almanların iliklerine kadar işlemiş bir mefhumdur. Bu realitenin karşısında sürekli olarak tetikte, disiplinli olmaya yabancı değillerdir.

Yeni bir Avrupa’ya liderlik yapmak istemiyorlar. Bu rolden kaçamamaktan korkuyorlar. Avrupa’nın geri kalanı Almanya’nın genel korkularının ve alçak gönüllülüğünün sahte olduğundan, sonuçta eski Almanya’nın asla ölmediğinden ve sadece uykuda olduğundan şüpheleniyor.

Almanların niyeti, siyasi olmayan ve kesinlikle askeri sonuçları bulunmayan bir ekonomik politika yürütmek. İradelerini kimseye dayatmadan Avrupa’nın baskın gücü olmayı amaçlıyorlar. Niyetleri ulusal gücün sadece tek bir öğesini, ekonomik olanını kullanmak ve bunu da vahşice kendi çıkarının peşinde koşmadan yapmak.

 

Yunanistan Krizi’nin getirdikleri

Alman karşıtı ve tasarruf karşıtı duygular yükselişe geçtiğinde yaşamsal çıkarları, yatırımları, piyasaları ve diğer etmenleriyle birlikte Almanya hedef haline gelecek ve çıkarına yönelik saldırılar artacak.

Almanya’nın seçeneği cezayı kabullenmek olacak ya da muazzam kaynaklarını kullanarak zenginliğini güce dönüştürecek. Ülkeler öyle olmasını istedikleri için değil, bunu yapmak zorunda oldukları için güçlenirler.

Türkiye

Tamamen düz bir çizgide değil ama çevresindeki ülkelerin çoğu zayıflarken ya da çatışırken o güçleniyor. .. Türkiye yükseliyor ve zaman içinde bu güç, Avrupa’yı hem Kafkasyada hem de Balkanlarda tüm Türklerden ve diğer Müslüman göçmenlerden çok daha fazla etkileyecek.

Geleceğe dair

Avrupa Birliğinin farklı bölümlerinin koşullarındaki ve kaygılarındaki çarpıcı farklılıklar, parçalandığı çizgileri simgeliyor. Her bölge gerçekliği farklı şekilde deneyimliyor ve farklılıklar bağdaştırılamaz… Dört Avrupa var ve bu dördü daha da parçalanıyor, onları oluşturan ulus-devletlere dönüyor ve aşmak istedikleri tarihe gidiyor.

Sonuçta Avrupa’nın sorunu Aydınlanma Çağı’ndan beri aynı kalmaya devam ediyor: Faust ruhu. Avrupa, ruhunu satmak pahasına da olsa her şeye sahip olmayı arzuluyor. Bugün arzuları hiçbir şey pahasına her şeye sahip olmak. Kalıcı barış ve refah istiyorlar. Ulusal egemenliklerini korumak istiyorlar ama bu egemen devletlerin, egemenliklerini her yönüyle kullanmalarını da tercih etmiyorlar. tek bir halk olma eğilimindeler ama birbirlerinin kaderini paylaşmak istemiyorlar.Zafer kazanmak istiyorlar ama risk almak istemiyorlar.

Hiçbir şey bitmedi. İnsanlık tarihinin başından beri olan hiçbir şey bitmez…